“Türkiye’yi Sarsan On Gün”

Haldun Ünal3 Nisan 2025

14-28 Mayıs 2023 Genel Seçimlerinde ve o günden bu yana halkla, emekçilerle temas eden sosyalistlerin en çok duyduğu slogan “birleşe birleşe kazanacağız” oldu. Bir buçuk yıl önce Saray Rejimi’nin yıkılmasının nasıl mümkün olacağını formüle eden bu slogan bugün o rejime yaslanan sermayenin topyekûn saldırısına nasıl yanıt verilebileceğinin de billurlaşmış bir ifadesi.

Türkiye İşçi Partisi genel seçimlerde bu sese kulak vermiş ve iki şeyi bir arada yapmıştı. Bir yandan “Bir oy Kemal’e bir oy TİP’e” diyerek bu mücadelede bölen olmayacağını, ama aynı zamanda “helalleşmeyeceğiz, hesaplaşacağız” diyerek de düzen muhalefetinin gelecekte sergileyeceği uzlaşmacı ve sermaye yanlısı-emek karşıtı politikalarına karşı en kararlı mücadeleyi yürütecek siyasi kutbun sosyalistler olacağını ifade etmişti. Bu siyasi tutum sosyalistlerin işçi sınıfına ve geniş halk kesimlerine vereceği iki mesajın somutlaşmış ifadesiydi:

Birincisi, Marx’ın Komünist Manifesto’da ‘komünistlerin işçi sınıfından ayrı çıkarları yoktur’ ifadesinin somutlaşmış hali olarak işçi sınıfından gelen sese kulak verdiğini gösteriyordu.

İkincisi ise demokratik taleplerin (eşitlik, özgürlük, kardeşlik) açık, cesur, kararlı ve bağımsız sesinin sosyalistlerce en yüksek perdeden dile getirilmesiydi. TİP’in bu tutumu halktaki karşılığını buldu ve sosyalistler 1970’li yıllardan sonra bağımsız olarak girdikleri bir seçimde ilk kez kitlesel bir desteğe ulaştı.

14-28 Mayıs seçimlerinde meydanlarda duyduğumuz bu slogan yakın zamanda tüm işçi direnişlerinde, grevlerde yankılanmaya devam etti.

14-28 Mayıs seçimlerinde yaşadığı şoka halk 31 Mart’ta kimsenin beklemediği şekilde yine sandıkta birleşerek yanıt verdi ve 22 yılın ardından Saray Rejimi’ne ağır bir yenilgi yaşattı.

İktidarın yaşadığı yenilginin ardından ihtiyaç duyduğu hayat öpücüğünü ona normalleşme adı altında veren CHP’nin, yapmış olduğu hatanın geç de olsa farkına varmaya başladığını varsaysak bile sonuçları ağır olabilecek bir sürecin kapısının böyle aralanmış olduğunu bugün yaşayarak görmekteyiz. Dolayısıyla bu süreci, çelişkili bir şekilde, içinde aynı anda iki dinamiğin bir arada işlediği yeni bir süreç olarak tarif etmek mümkün:

Bir yandan otoriterliğinin dozunu arttıran Saray Rejimi, diğer yandan hızlı ve kalıcı bir yoksullaşmanın doğurduğu çaresizliğin içinde hızla örgütlenen ve militanlaşan işçi direnişleri, mücadeleleri ve grevler.

İşçiler mücadeleye girdiklerinde ve bu mücadele sırasında edindikleri tecrübe ve sağduyularıyla mücadelenin birlik olmadan kazanılamayacağını kısa sürede görüyorlar. Hatta birleştiklerinde dahi kavganın öyle kolay kazanılamayacağını, anayasayı, yasaları dinlemeyen, kavgayı sertleştirmek isteyen patronlarla karşı karşıya geldiklerinde siyasal iktidarın da patronların yanında olduğunu yaşayarak görüyorlar.

Tam da bu yüzden birleşik bir mücadele olmadan, işçi sınıfının, onun örgütlerinin (sendikalardan kendisini işçi sınıfının siyasal örgütleri olarak gören sosyalist/komünist parti ve örgütlere) birlikte mücadelesi olmadan bu muharebenin kaybedileceğini işçiler hissediyorlar. Birleşmenin önemini de kaybetmenin ağır olacak sonuçlarını da görüyorlar. Bu nedenle dayanışma için gelen işçileri de sendikacıları da sosyalistleri de aynı sloganla karşılıyorlar: Birleşe birleşe kazanacağız!

Sosyalistler işçi sınıfından gelen bu sese bigâne kalamaz!

19 Mart Darbe Girişimi

Saray Rejimi’nin 14-28 Mayıs 2023 sonrası işçi sınıfının yaşam şartlarına, onun direnişlerine, ezilenlerin demokrasi ve özgürlük taleplerine daha sert cevap vereceğini, otoriterliğin dozunu arttıracağını öngörüyor olsak da 31 Mart 2024 Yerel seçimlerinde yaşadığı yenilgi onu bir süreliğine durdursa da yeni bir saldırı için zaman kazanan, toplumsal muhalefeti bölmek için dört koldan saldırıya geçen Saray artık zamanın geldiğini ve şartların olgunlaştığını düşündüğü 19 Mart 2025 günü “Yeni Türkiye” adını verdiği rejimin inşasına son noktayı koymak için düğmeye bastı.

CHP’yi iç çekişmelerin içine sürükleyerek, Kürt siyasi hareketini barış vaadiyle paralize ederek, İyi Parti’yi milletvekili transferleri, Yeniden Refah’ı belediye başkanlarının transferleriyle dağıtarak ortamın operasyona hazır hale geldiğini düşünen rejim hiç tahmin etmediği bir direnişle karşılaştı. Milyonların sokağa çıktığı ve 19-29 Mart arasında deyim yerindeyse “Türkiye’yi Sarsan On Gün” diyebileceğimiz bir isyan yaşandı.

Derin bir iktisadi, siyasi ve toplumsal krizin yaşandığı, her hafta toplumu sarsacak, her biri tek başına bir bakan götürecek, belki hükümet devirecek olayların yaşandığı, tüm kurumların çöktüğü ve çürüme olarak adlandırılan toplumsal koşullar altındaki bir ülkede toplumun tepkisizliği, o içe kapanma hali  belli ki iktidara da harekete geçmek ve son darbeyi indirmek için en uygun zaman olduğunu düşündürttü.

Evdeki hesap çarşıya uymadı! Rejimin aslında ne kadar zayıf olduğu üniversite gençliğinin bir omuz darbesiyle barikatları yarmasında görüldü ve sonrasında uyuyan dev uyandı. 23 Mart Pazar gününe dek dört günü üye kayıtlarıyla geçirmeyi ve Pazar günü sadece üyeleriyle yapacağı ön seçimi kazasız belasız atlatmayı hedefleyen CHP kendisini sürekli daha ileri iten kitlelerin önünde buldu.

Kuşkusuz 19 Mart günü gerek polis barikatını aşan üniversite gençliği içinde gerekse de ilk gün Saraçhane’ye çıkan ağırlıklı gücü oluşturanlar sosyalistlerdi. Mücadelenin yolunu açtılar, cesaret aşıladılar ve “birleşe birleşe kazanacağız” sloganı birkaç gün içinde “direne direne kazanacağız”a dönüştü.

Elbette CHP yönetiminin (Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel’in) geçmiş yönetimlerden farklı olarak bu kez sokaktan ürkmek, tehditlerden korkmak yerine ona sahip çıkması ve her gün ondan öğrenerek darbeyi püskürtecek mücadeleyi her gün bir adım ileri atmış olması da şu ana dek elde edilmiş olan başarıda önemli bir paya sahip. Adayı ve belediye başkanları cezaevine konmuş, kurultayı da iptal edilme tehdidi altındaki bir partinin genel başkanının zaten buna direnmekten başka bir seçeneği yoktu da denebilir ama onların -şu ana dek- pazarlık ve uzlaşma yerine direnme ve mücadeleyi seçmiş olmalarının oyunun bozulmasındaki katkısı inkar edilemez.

Bütün Mümkünlerin Kıyısındayız!

Türkiye sosyalist hareketi tarihin bu anında önemli bir yol ayrımında. Ya bu devrimci durumu yaratan, yolu açan başat aktörlerden biri olarak buradan güçlenerek çıkacak, Saray Rejimi’ni yıkacak bir siyasal devrimin öncü aktörlerinden biri olacak ve bir sonraki hesaplaşmaya, toplumsal devrime gidecek yolda önemli bir güç biriktirecek ya da burjuva muhalefeti tarafından yavaş yavaş etkisizleştirilerek Türkiye’nin demokratik devriminin boğulmasına  ve bu tarihi fırsatın kaçmasına seyirci kalacak.

Sosyalistler ikili bir mücadeleyi örgütleyerek bu tarihi fırsatın kaçmasına engel olabilir: Birincisi halkın demokratik haklar, özgürlükler ve adalet mücadelesinin en kararlı, en mücadeleci unsuru olmaya ve bu mücadelede halkın birlik, mücadele ve dayanışma arayışına sahip çıkmaya devam etmek. Küçümsememek, bölen olmamak, halktan, emekçilerden gelen sese kulak vermek.

İkincisi ise işçi sınıfına, onun mücadeleci unsurlarına güven verecek, sınıfa karşı sınıf temelinde en geniş mücadele cephesini örmeye, örgütlemeye bir gün bile kaybetmeden girişmek. Yüzünü işçi sınıfına dönmüş tüm sosyalist parti ve örgütlerin işçi sınıfına ve başta Kürt halkı olmak üzere tüm ezilenlere vereceği bu birlikte mücadele görüntüsü sosyalist harekete yeni bir eşik atlatacak, onu yeni ve kaçınılmaz devrimci yükselişte toplumsal devrimin öncüsü yapacaktır.

Bütün mesele bugün için hiçbir önemi ve anlamı olmayan farklılıklara değil işçi sınıfının birliğini sağlamaya dönük bir siyasete odaklanmakta. Gün tüm gücümüzü bir araya getirme ve sınıf içinde güçlü bir devrimci sosyalist damarı inşa etme günü. Kaybedecek tek bir günümüz yok, tek başına da kimsenin böyle bir gücü yok.