Bastırılmış Olanın Sesi, Kurulmamış Olanın Boşluğu

Yaren Selin Acar2 Nisan 2025

Üstü Örtülüydü: Bastırılmış Olan Artık Burada

Yıllardır üstü örtülmek istenen bir gerçek var bu ülkede. Her kriz, her felaket, her siyasal baskı dalgası aynı zamanda bir şeyi saklamaya yaradı: halkın büyüyen öfkesini. Sessizlikle, yalanla, medya propagandasıyla, korkuyla bastırılan bu öfke sadece güncel adaletsizliklere değil; aşağılanmaya, dışlanmaya, yok sayılmaya, değersizleştirilmeye karşı biriktirildi. Ve o birikim artık taşıyor.

Her şeyin başı bu: insanlar yalnızca yoksullaşmadı, yalnızca işsiz kalmadı. Aynı zamanda aşağılandı. Kamuda çalışabilmek için torpili olmayan genç, çürük sayıldı. Asgari ücrete mahkûm edilen işçi, “nankör” ilan edildi. Kadınlar susturuldu; Kürtlerin konuşması yasaklandı. Ülkenin dört bir yanında milyonlarca insan, yaşamaya değil, hayatta kalmaya zorlandı. Tüm bunlar olurken rejim her defasında “vatan”, “millet”, “ahlak” deyip gerçeği perdelemeye çalıştı.

Ama örtü ne kadar kalınsa, alttaki basınç da o kadar büyür. Bu ülkede uzun zamandır bastırılan sadece siyasi muhalefet değil. Aynı zamanda toplumsal bir hafıza, sınıfsal bir bilinç, kolektif bir direniş potansiyeli bastırıldı. Geçmişin mücadeleleri unutturulmaya çalışıldı. 1 Mayıs 1977’de Taksim’de kurşunlanan işçiler, 1980 darbesinde sokaklardan silinen devrimciler, 90’ların faili meçhullerinde kaybedilenler, Gezi’de vurulan çocuklar… Hepsi bastırılmak istendi. Ama kaybolmadılar. Bastırılan hiçbir şey kaybolmaz. Yüzeye çıkmak için zamanını bekler.

Ve o zaman geldiğinde bir kıvılcım yeter. Tıpkı şimdi olduğu gibi: İmamoğlu’nun tutuklanması yalnızca bir siyasetçiye karşı değil; milyonlara “sen yoksun” diyen bir düzene karşı atılmış bir darbedir. Ve halk bu darbeyi kendisine indirilmiş saydı. Sadece CHP’liler değil, yalnızca muhalifler değil. Sistemden dışlanmış herkes—sınıfı, kimliği, inancı ne olursa olsun—bunun sadece İmamoğlu’yla ilgili olmadığını hissetti.

Sokakta yükselen sesleri bastıramayan rejim, cevabını yine en tanıdık yerden veriyor: şiddet aygıtından. Cop yalnızca bastırmak için değil, hatırlatmak için de kalkıyor. “Sen kimsin ki?” sorusunu tekrar tekrar bedenlere yazmak için. Üniversite öğrencisinin gözlerinin içine bakarak gaz sıkan polisin karşısında duran o beden yalnızca bir birey değil. O biriktirilmiş aşağılanmanın, değersizleştirmenin, görünmezleştirmenin karşısında duruyor. Bastırılmış olan yalnızca öfke değil. Aynı zamanda var olma arzusu, bir şey söyleme hakkı, kendi hayatına sahip çıkma iradesi.

Kolektif bilinçdışının yüzeye çıkışı dediğimiz şey budur: İşten atılan belediye işçisinin öfkesi, sınav kazanıp atanamayan öğretmenin çaresizliği, çocuğu gözaltında kaybolan annenin sessiz direnişi, barınma hakkı için eylem yapan üniversitelinin haykırışı birleşti. Ortak bir dilde değil belki ama ortak bir hissiyatta: “Böyle yaşamak istemiyoruz!”

Otoritenin meşruiyeti kalmadığında, sokak meşru hale gelir. Bugün yaşadığımız budur. Halk kendisine verilenle yetinmeyi değil, hakkını almayı öğreniyor. Ve bu öğrenme süreci artık geri döndürülemez. Sokaklar dolup taşarken yalnızca öfke değil, geçmiş de taşar. Çünkü bir halk asla yalnız bugünü yaşamaz. Bugün bastırılan bir hak, dün bastırılan bir hayatı hatırlatır. Bugün gözaltına alınan bir genç kadın, yıllar önce faili meçhulde kaybedilen bir Kürt annenin çığlığını çağırır. Bugün meydanda yürüyen işsiz bir genç, 1989 Bahar Eylemleri’nde Taksim’e çıkan maden işçisinin ayak izini takip eder. Direniş yalnızca anın değil, tarihsel bir hafızanın bedende, sokakta, haykırışta tekrar can bulmasıdır.

Gezi’de bir ağaca sahip çıkanlar, bugün bir belediye başkanına yapılan darbeye karşı yürüyor. Ama görünüşteki farklılık, özde bir sürekliliği gizleyemez. Her iki durumda da halk yukarıdan dayatılan, halkın iradesini yok sayan, yaşamı araçsallaştıran bir rejime “hayır” diyor. Öz değişmiyor: “Ben bu düzene mahkûm değilim.” Bu söz bir duygudan değil, bir bilinçten doğar. Ve bu bilinç, sınıfın, kimliğin ve hafızanın kesişiminde oluşur. Kürtlerin yıllardır maruz kaldığı kayyum politikası İstanbul’a taşındığında, yıllarca “ama o başka” diyenler susturulamaz hale geldi. Çünkü artık “başkası” yok. Devletin sopası, bu ülkede kendisini ifade etmeye cüret eden herkese kalkıyor.

Kürt’e kayyum, işçiye grev yasağı, kadına kürtaj yasağı, öğrenciye gözaltı, gazeteciye tutuklama. Bu bir istisna değil; bir rejim karakteri.

Bu halk aşağıdan örgütleniyor. Kendi hafızasını geri çağırıyor. Kendi kimliğini yeniden kuruyor; ama bu kurma süreci henüz tamamlanmış değil. Ne olmak istediğini bilen ama nasıl olacağını hâlâ arayan bir toplumsal özne var karşımızda. İşte bu yüzden bugünkü kriz yalnızca iktidarın değil, muhalefetin de krizidir. İşte bu yüzden bu direniş geri dönülmez bir sürecin içindedir.

Boşluk Muhalefetin İçinde

Bugün Türkiye’de çöken rejim değil; onun karşısında şekillenmesi gereken hayaldir. İktidar kendi tabanına hâlâ seslenebiliyor. Bu ilişki artık daha içe dönük, daha savunmacı, daha fanatik bir hale gelmiş olabilir—ama hâlâ canlı. Onları birbirine bağlayan şey yalnızca çıkarlar ya da korkular değil, aynı zamanda hâlâ işleyen bir anlatı. Bize ait olmayan, çürümüş, ayrımcı ve baskıcı bir hikâye ama bir hikâye yine de. Ve bu hikâyenin taşıdığı duygu hâlâ rejime meşruiyet kazandırıyor.

Buna karşılık muhalefetin içinde bir boşluk büyüyor. Belki bu boşluk her zamankinden daha görünür olduğu için umut verici. Ama bir o kadar da kırılgan. Çünkü bu boşluk sadece “iktidara karşı olmak”tan ibaret değil artık. Aynı zamanda “neyi istediğini bilememek”ten, “ne yapacağını kestirememek”ten de oluşuyor. Bu bir yorgunluk değil yalnızca—bu bir dağılma, bir çözülme hâli.

Toplumsal muhalefetin bu çözülüşü, ekonomik baskının ya da siyasal yasakların sonucu değil sadece. Aynı zamanda ortak bir tahayyülün, ortak bir duygunun, ortak bir yaşam idealinin yokluğu. İşte tehlike tam da burada başlıyor: Bu tür boşluklar uzun süre boş kalmaz. Bugün milliyetçiliği, dinbazlığı, erkekliği yeniden dolaşıma sokan şey sadece iktidarın ideolojik aygıtları değil. Aynı zamanda karşısında bir alternatifin hâlâ kurulamamış olmasıdır. Çünkü insanlar her şeyin kötü olduğunu bilerek yaşamaya devam edemez. Bir yön, bir neden, bir anlam arar. Ve bu anlam ortada yoksa, en tanıdık olana döner. Ne kadar acı da olsa: o tanıdık olan çoğu zaman inkârdır, düşmanlıktır, disiplin arzusudur.

Toplumun bir kesimi için “güçlü devlet” hâlâ bir özlemdir. Sınıfsal güvencesizliğin yerini, aidiyet duygusuyla telafi eden bir bilinç bu. Bu bilinç örgütlü değil ama dağınık biçimde her yerde dolaşıyor. Asıl mesele bu bilinci kırmak değil, bu bilincin kaynağını anlamak. Çünkü bastırılmış olan sadece öfke değil. Aynı zamanda yönsüzlükten duyulan korkudur. Ve bu korkuya kulak verilmeden, hiçbir politik hat gerçek bir karşılık bulamaz.

O hâlde boşluğu işaret edip geri çekilmek değil, o boşluğu bir kurucu alan olarak görmek gerekir. Bir gelecek tahayyülü ama soyut değil, gündelik olanın içinden örülen. İnsanı yalnızlıktan çekip çıkaran bir kolektif sezgi. Bu tahayyül hazır değil. Ve tam da bu yüzden onu kurmakla yükümlüyüz.

Bugün “ne yapmak gerekir?” sorusu sadece stratejik değil, aynı zamanda ahlaki bir sorudur. Sınıfsal sömürüye, kültürel dışlamaya, cinsiyetçi tahakküme karşı yalnızca karşı çıkmak değil, onun yerine ne koymak istediğini söylemek. Çünkü bu halk yalnızca hayatta kalmak istemiyor; yaşamak istiyor. Ve nasıl yaşayacağını hâlâ bilmiyor. İşte bu bilinmeme hâli bizim sorumluluğumuzdur. Eğer bu toplumsal kırılganlık bir sınıf bilinciyle buluşmazsa, yeniden eski kabuslara teslim olunacaktır.

Irkçılık, mezhepçilik, şiddet… Bunların her biri boşluğu doldurmak üzere hazırda bekliyor.

Ama halk da hazır. Tiksinti artık sessizce yutulmuyor. Ya bu halk kendi yaşam tarzını, değerlerini, taleplerini yeniden tanımlayacak, ya da yeniden başkalarının tanımladığı o eski kabusun içine hapsedilecek.

Artık yalnızca reddetmenin değil, kurmanın zamanı. Bu karanlığın yerine neyin konacağını biz söylemezsek başkaları söyleyecek. Ve onların yazdığı hayat, bizim olmayacak.

Kendi hikâyemizi kendi sesimizle yazmanın vaktidir.